ABD, ORTADOĞU VE TÜRKİYE
Milletlerarası ilişkilerde, küresel güçler, bölgesel güçler ve diğer güçler arasında bir ayırım yapılarak, milli güvenlik siyasetinin, bu etkenleri de dikkate almak suretiyle belirlenmesi önemlidir. Başta siyaset ve diplomasi yeteneği olmak üzere; bu alanda olabilecek girişimleri, gerektiğinde istihbarat ve özel harekat yetenekleriyle destekleyebilmekteki başarıların derecesi ve etkinliği, orta ve uzun vadede, küresel, bölgesel ve diğer güçler arasındaki derin farklılıkların da temelini oluşturmaktadır.

Buna karşılık, görece çok daha geniş bir alanda ve karmaşık ilişkiler – etkenler çerçevesinde hareket etme durumunda bulunan küresel güçler, bunun doğal sonucu olarak, büyük hatalar da yapabilmektedirler. Bunun bedelini de, bir şekilde, ödemektedirler. Büyük güçleri diğer güçlerden ayıran önemli bir özellik, diğer güçlerin hemen hiç hata yapmaması (?), buna karşılık, zaman zaman hatalar yapabilen büyük güçlerin ise bu hatalarından ders almaya ve bunların olumsuz sonuçlarını olabildiğince düzeltmeye çabalamalarıdır. Bunun örneklerini, ABD’nin Orta ve Yakın Doğu’ya ilişkin politikalarında ve uygulamalarında görmek mümkündür. George W. Bush Yönetiminin hatalarından ders çıkarmayı bilen Obama Yönetimi, en azından görünüşte, milletlerarası uyuşmazlıkların çözümünde, sadece silahlı güçle elde edilebileceklerin ne kadar sınırlı olduğunu ve sürdürülebilir sonuçları – başarıları sağlayamadığını görebilmiştir. Siyasetin, diplomasinin, istihbarat yeteneğinin ve son çare olarak da özel harekat yeteneğinin önemini kavramıştır. Obama Yönetimi, bu genel çerçevede, eskiye oranla çok daha yoğun bir şekilde, milletlerarası toplumla – müttefikleriyle mümkün olabilecek derecede fikir birliği – işbirliği içinde hareket ederek hem ABD’nin çıkarlarını, hem de milletlerarası barış ve güvenliğin güçlendirilmesi çabalarını sürdürmektedir.

İşte güncel küresel ve bölgesel gelişmeler bağlamında, Afganistan ve Irak’tan başka; Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de cereyan etmekte olan olayları, nedenleri, etki ve sonuçları açısından böyle bir anlayışla değerlendirmekte yarar vardır. “Arap Baharı” olarak adlandırılan karışıklıkları ve halk hareketlerini, gerçek nedenleri ve olabilecek sonuçlarıyla birlikte değerlendirmek zorunludur. Bu gelişmeler, elbette Türkiye’nin durumunu, konumunun ve geleceğini de ilgilendirmektedir.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde, demokrasi kavramını çoğunluğun temsilcilerinin hemen hemen sınırsız devlet yetkilerine sahip olduğu ilkel bir içeriğe indirgeyen siyasi hareketlerin güç kazanmakta olduğu görülmektedir. Çıkış noktası kendilerine özel dinsel öğretiler olan; “milli irade”, “adalet ve kalkınma” gibi kavramlarla ifade edilen, iktidar olabilmek için hukuk dışı yöntemlere ihtiyacı bulunmayan değişik bir siyaset anlayışının doğuşunu ve yayılmasını gözlemlemek mümkündür. Ancak gelişmeler, uygulamalar, geleneksel – çağdaş anlamdaki demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kavramlarının bu siyasi kadrolarca kötüye kullanılıp kullanılmadığı bağlamında, giderek daha çok endişeye yol açabilmektedir.

Bu tablo, Türkiye ve ABD ilişkilerini de yakından ilgilendirmektedir. Türkiye – ABD ilişkilerinin geleceğinin daha sağlam temellere dayalı olarak sürdürülebilmesi için, terörle mücadele, demokratik rejimlerin desteklenmesi, enerji güvenliği; Filistin’in geleceği yanında, İsrail Devletinin güvenliği gibi konularda fikir birliği içinde hareket edilebilmesinin taşıdığı önem açıktır.

Türkiye, Irak ve Suriye ilişkileri, Irak’taki Kürtlerin ve Türkmenlerin, Suriye’deki Kürtlerin konumu, durumu ve merkezi hükümetle ilişkileri, doğal kaynaklardan yararlanmaya ilişkin sorunlar, Türkiye’ ve ABD ilişkilerini etkileyebilecek diğer unsurlardır. Halkların kendi geleceğini belirleme hakkına ve bu Devletlerin ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi, bu hususta önemli katkılar sağlayabilecek bir ortak payda olabilir. Siyasi ve psikolojik açıdan, Türkiye’nin bu konularda izleyeceği politikaların, etnik veya dinsel hususlardan çok, insan hakları hukukuna ait kavram, kural ve yöntemlerle şekillendirilmesi, ifadesi ve uygulanması, büyük bir rahatlama ve anlaşıla bilirlik sağlayabilir.

Bölgede “siyasal İslam” olarak adlandırılan siyasi / toplumsal hareketlerin, şu temel hususu iyi irdeleyebilmesi ve cevaplandırabilmesi gerekmektedir: Müslümanlar, standartlarını kendi belirleyecekleri ayrı bir topluluk mu oluşturacaklardır, yoksa dünya insanlık ailesi ile bütünleşecekler midir? Örneğin:
  • Milli ve milletlerarası düzenlerde ve ilişkilerde meşruiyetin kaynağı nedir?
  • Ahde vefa (“pacta sunt servanda”) ilkesi, temel ve ortak bir kavramdır. Miletlerarası hukukun, andlaşmaların bağlayıcılığının da önemli bir temelidir. Şu halde, kamusal alana ilişkin İslam hukukunun, milletlerarası hukukun genel ilkelerine, emredici hükümlerine (jus cogens) ve özellikle de insan hakları hukukuna aykırı olacak şekilde anlaşılması, uygulanması ve yorumlanması mümkün müdür, uygun mudur?
  • Müslümanlar, milletlerarası barış ve güvenlikle ilgili konularda, yerleşik milletlerarası anlayış, uygulama ve hukuki çerçeveye uygun davranmaya devam mı edeceklerdir, yahut bundan bağımsız politikalar mı izleyeceklerdir?


Prof.Dr. Sadi Çaycı
14 Aralık 2012