SİVİL – ASKER İLİŞKİLERİNDEKİ DURUM VE GELECEK
Sivil – asker ilişkileri sadece Türkiye’de değil, en gelişmiş demokrasilerde bile zaman zaman sorunlar yaşanabilen, hassas ve önemli bir konudur. Karşılaştırmalı bir inceleme yapmak isteyebilecekler için, aşağıda, seçme bazı kaynakları bilgilerinize sunmak istiyorum:
  • Bob Woodward, “Outmaneuvered And Outranked, Military Chiefs Became Outsiders”, The Washington Post, 8 September 2008, p. A01.
  • Andrew J. Shapiro, “Political – Military Affairs: Smart Power Starts Here”, Keynote Address to ComDef 2009, 9 September 2009.
  • Mackubin Thomas Owens, “U.S. Civil – Military Relations After 9/11: Renegotiating The Civil – Military Bargain”, Foreign Policy Research Institute, E-Note, 17 January 2011.
  • Nihat Ali Ozcan, “Guidelines For Beginners To Understand Civil – Military Relations in Turkey”, III Parts, Hurriyet Daily News, 10 – 17 – 24 August 2011.
Konunun sağlıklı bir biçimde tartışılabilmesi için, güvenlik, savunma ve askeri konulardaki temel bazı terim ve kavramlar hakkında bilgi sahibi olunması gerekir. Milli güvenlik siyasetinin oluşumu, milletlerarası hukuk, harekât hukuku, silahlı çatışma hukuku, insan hakları hukuku, milletlerarası ceza hukuku, bu bakımdan öncelikli uzmanlık alanlarıdır. Bu konularda gerekli bilgi ve deneyim altyapısı olmadıkça, anlamlı bir tartışma ve değerlendirme yapılabilmesi olanaksızdır.

“Milli güvenlik siyaseti” ve “milli güvenlik siyasetinin oluşturulması süreci” bağlamında yapılan tartışmalar; iç güvenlikle ilgili önlemler ve koordine yöntemleri bağlamında “EMASYA” kavramı çerçevesinde oluşturulan fırtına; sivil – asker ilişkilerini olumsuz etkileyen güncel örnekler olarak sayılabilir. Burada, bu konuları bütünüyle ele alabilmemiz olanaksızdır. Bu nedenle, örnek bir konuya kısaca değinmekle yetinmek etmek istiyorum: Milli güvenlik siyaset belgesi. Basının söylemi ile: “Kırmızı Kitap”.
  • “Milli güvenlik siyaset belgesi”, hukuki açıdan bağlayıcılığı olmayan, bununla beraber, genel düzenleme yetkisi çerçevesinde, yürütme organının sorumluluğunda hazırlanan, devlet düzeyinde siyasi ve idari açıdan bağlayıcılığı olan, kendiliğinden hüküm ifade etmeyen, yani doğrudan uygulanmayan bir “rehber” belgedir.
  • Uygulama, elbette hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde ve yasama organının siyasi denetiminde cereyan edecektir.
  • Bireylerin haklarını ve yükümlülüklerini ihlal edebilecek idari eylem ve işlemler söz konusu olduğunda, elbette bunlara karşı milli ve / veya milletlerarası yargı yolu açık olacaktır.
Türkiye’de “güvenlik” kavramı uzun bir süre “savunma” kavramının bir alt unsuru gibi algılanmış, hemen her konuya askeri merkezli bir bakış açısı ile yaklaşılmıştır. Bu eksik anlayışın olumsuz etki ve sonuçlarını, içinde bulunduğumuz dönemde yaşamaktayız. Oysa güvenlik ve savunma kavramlarının, dış politikanın, savunma politikasının, istihbarat faaliyetlerinin, bunların altındaki askeri boyutların, birbirini tamamlayan ama farklı uzmanlık alanları olduğunu kabul etmek gereklidir. Öte yandan, savunma alanında da; savunma politikasına ilişkin konularla, bunların uygulanmasına ilişkin olarak askeri – teknik boyutların - konuların da birbirinden ayırt edilmesinde yarar vardır.

Askeri konuların en önemlisi, silahlı kuvvetlerin kullanılmasına ilişkindir. “Silahlı güç kullanımı” konuları tartışılırken, şu iki boyutun birbirinden ayırt edilebilmesi gerekir:
  • Hazırlık: Silahlı Kuvvetlerin, savunma politikalarına ve yetkili istihbarat makamlarının tehdit değerlendirmelerine göre, barış zamanından itibaren olasılık planları hazırlaması, bunlarla ilgili öğretim ve eğitimi sağlaması, uygulama konularının tatbikatlarla denenmesi vb. faaliyetleri.
  • İcra: Yürürlükteki Anayasa ve yasalara uygun olarak, yetkili makamların karar, emir ve direktifleri çerçevesinde, gerçek anlamda bir askeri harekâtın planlanması, emredilmesi, icrası ve sonuçlandırılması.
Kamuoyunda sıklıkla tartışma konusu yapılan, 211 Sayılı TSK İç Hizmet Kanununun 35. maddesinden bir örnek vermek gerekirse: Silahlı Kuvvetlerin Anayasa ve yasalarla belirli temel görevleri için “hazırlıklı olması” (“kollama”) başka, “harekete geçmesi” (koruma”) başkadır. Hukuk açısından, yetkili makamların izni, direktifi veya emri olmaksızın, Silahlı Kuvvetlerin kendi takdir ve değerlendirmesiyle harekete geçebileceğini savunmak mümkün değildir. Bu konunun, operatif ve taktik seviyede, barış zamanında yürürlükte olan onaylanmış çatışma ve davranış kuralları uyarınca, her seviyedeki komutanın, çok yakın bir tehdit veya saldırı durumunda, kendisini ve birliğini korumak için gerekli ve orantılı tüm önlemleri alma ve uygulama görevi ve sorumluluğu ile karıştırılmaması gerekir.

Kamuoyunda tartışma konusu olan bir başka kavram, başkomutanlıkla ilgilidir. Bu konudaki eleştiriler, esas açısından haklı sayılabilir. Bununla beraber, olabilecek sakıncalar daha çok şekilseldir ve görünüşle ilgilidir. Gerçekten, yürürlükteki Anayasa hükmüne göre, savaş halinde “Cumhurbaşkanı” adına “Başkomutanlık” görevini yerine getirmesi öngörülen “Genelkurmay Başkanının”; milletlerarası hukuka, TBMM’nin durum – konuyla ilgili ön izin kararı ile Bakanlar Kurulunun belirleyeceği esasların amacına, kapsamına ve sınırlarına; yürürlükteki yasal mevzuata aykırı hareket edebileceği düşünülebilir mi? Elbette hayır. Asıl olan, hukukun üstünlüğü ilkesidir. Dolayısıyla, bu kuralların ihlali, Başkomutanın sorumluluğunu gerektirir.

İşte bu genel çerçevede, çağdaş demokrasilerde Silahlı Kuvvetler bütünüyle sivil – demokratik otoritenin emrindedir. Savunma konularında sivil otorite (yasama ve yürütme organları); milletlerarası hukuk, Anayasa ve yürürlükteki mevzuat çerçevesinde, savunma politikalarını belirlemeye, Silahlı Kuvvetlere gerekli emir ve talimatları vermeğe, uygulamayı denetlemeye yetkilidir.

Buna karşılık, bu yaklaşım, silahlı kuvvetlerin “kapıkulu” düzeyine indirgenmesi gibi yorumlanmamalı ve öyle anlaşılmamalıdır. Sivil – asker ilişkileri bağlamında Türkiye’deki güncel sorun; sivil otoritenin, “silahlı kuvvetlerin demokratik kontrolü” kavramını kötüye kullanarak, aslında geçmişle ilgili birikmiş değişik - duygusal tepkilerin etkisi altında ve misilleme düşüncesi ile açıklanabilecek derecedeki, silahlı kuvvetlerle “oynama” izlenimi veren aşırı söylem, eylem ve uygulamalarıdır. Aynı şekilde, bir yandan “ileri demokrasi” söylemleri sürdürülürken, diğer yandan, “demokrasi ve hukukun üstünlüğü”, “kuvvetler ayrılığı”, “insan hak ve özgürlükleri” kavramlarının; üniversiteler, yazılı ve görsel basın ile düşünce kuruluşları dâhil, çoğu zaman işbaşındaki hükümete destek sağlanması oranında kabul ve saygı görmesi, demokrasinin geleceği açısından umut verici bir görünüm oluşturmamaktadır.

Bu tablo, Türkiye’de, silahlı kuvvetlerin demokratik kontrolü kadar, siyasi otoritenin de çağdaş anlamda ve kapsamda, etkin bir şekilde kontrolünün sağlanmasının da önemli bir sorun ve gündem maddesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Demokratik gelişimin, ancak “hukukun üstünlüğü” ve sivil – siyasi otoritenin de –salt gelecek seçimlerde seçilemeyebilmenin ötesindeki bir “sorumluluk” (“accountability”) kavramı ile birlikte çağdaş bir anlam ve kalıcılık kazanabileceğinin unutulmaması gerekir. Hukuki dayanağı, amacı ve işlevi, sınırları tanımlanmadan, salt bir “milli irade” söylemi ile, sonuçta ve uygulamada yargısal denetimi etkisiz kılan; sivil – siyasi otoritenin gerektiğinde söz konusu olabilecek hukuki – cezai – mali sorumluluğunu fiilen ortadan kaldıracak yöndeki (“impunity”) bir hükümet etme ve yönetim anlayışını savunmanın güçlüğü ortadadır.

Konuyu, silahlı kuvvetler ve iç güvenlik harekâtına yöneltilen eleştiriler açısından somut ve güncel bir örnekle açıklamakta yarar olabilir:
  • İç güvenlik ve “terörle mücadele” konularında, yapılan veya yapılamayan her şeyden doğrudan sivil otorite sorumludur. Sadece sıkıyönetim halinde, bu bağlamda askeri makamların görev ve sorumlulukları söz konusu olabilir. Diğer tüm hallerde öncelikli – sorumlu makam, İçişleri Bakanlığıdır.
  • Sivil – siyasi otoritenin, aşağıdaki konularda politika belirlemesi, kamuya açıklaması ve bu çerçevede gerekli önlemleri alması ve uygulaması gerekir:
    • Güneydoğudaki sorun nasıl tanımlanabilir, nitelendirilebilir? Buna bağlı olarak, PKK örgütü ve eylemleri; siyasi, hukuki ve askeri açıdan nasıl tanımlanmakta - nitelendirilmektedir? Suçla mücadele mi, yoksa bir ayaklanma girişimine karşı koyma mı söz konusu olmalıdır?
    • Bu konuya ilişkin milli siyaset nedir? Uygulanabilirlik derecesi nedir? Gerçekçi midir?
    • Askeri alanda sağlanabilecek başarının, sorunun çözümüne olabilecek katkısı – değeri nedir? Siyasi ve toplumsal sorunların çözümünde askeri gücün işlevi, katkısı ve sınırları ne olabilir?
    • Önlemler alınır ve uygulanırken; suçla mücadele temelinde, kolluk hukuku mu; yoksa ayaklanmaya karşı koyma temelinde, silahlı çatışma hukuku dâhil, ilgili tüm hukuk kuralları mı uygulanacaktır? (Bu soru cevaplanırken, silahlı çatışma hukukunun uygulanmasının; süregelen şiddet eylemlerine “kurtuluş savaşı”; PKK terör örgütüne “savaşan taraf”, mensuplarına “muharip” veya “savaş esiri” gibi bir statü verilmesinin söz konusu olmayacağı hatırlanmalıdır.)
  • Kanaatimce,
    • Güneydoğu ile ilgili sorun Türkiye’nin iç işleriyle ilgili, siyasal ve toplumsal bir sorundur. Çözüm yeri TBMM’dir. Bu sorunun “milletlerarasılaştırılmasından” kaçınılmalıdır.
    • Bu hususlar saklı kalmak kaydıyla;
      • Sürdürülmekte olan iç güvenlik harekâtı, gerekli, fiili tehdit durumuyla uyumlu ve orantılı olmakla beraber, buna uygun yasal çerçeveden, yetkilendirme düzeninden yoksundur.
      • Bu durumda, görevlerin, önlem, eylem ve işlemlerin “hukuka uyularak” değil, “hukuka uydurularak” yapılmak zorunda kalınması; bu koşullarda görev yapan güvenlik güçleri ve silahlı kuvvetler mensuplarını, hukuki açıdan sorumluluk altında bırakabilmektedir.
    • Bu süreçte işlenmiş olabilecek suçlar elbette soruşturulmalı ve kovuşturulmalıdır. Ancak bu olguların bazı çevrelerce silahlı kuvvetleri sindirmeğe ve aşağılamaya yönelik karalama kampanyalarına dönüştürülmesini; silahlı kuvvetlerin, görevli ve yetkili yargı mercilerine paralel olarak oluşturulan ikinci bir yargı kanalında, yazılı ve görsel basın eliyle ayrıca yargılanmasını (“second track judiciary”) ve böylece mahkûm edilmesini önlemek; bir kurum olarak silahlı kuvvetlerin onurunu ve saygınlığını korumak; bu yönde elinden gelen çabayı göstermek, sivil – siyasi otoritenin temel görev ve sorumlulukları arasındadır.
Sivil – asker ilişkilerinin gelecekte daha sağlam temellere oturtulmasında, Anayasada ve yasalarda yapılacak düzenlemelerin kuşkusuz önemi vardır. Ancak asıl önemli olan, konunun “sivil” ve “asker” olan taraflarının ve toplumun kendisinin, toplumsal, kurumsal ve bireysel kültürlerinin ve yerleşik zihniyetlerinin çağdaş - olumlu yönde değiştirilebilmesi, geliştirilebilmesidir. Bu ise ancak öğretim ve eğitimle sağlanabilir ve hemen sonuç alınabilecek bir süreç değildir.

Prof.Dr. Sadi Çaycı
01 Aralık 2011